SAYI: 51 / TARİH: 30 Mart 2018
KIZILDERE
İHTİLALİN YOLUDUR, DÖNÜLMEZ! TESLİM OLMAYANLAR YENİLMEZ!
Emperyalizm
Türkiye ve Dünya Halklarını
Silahsız,
Umutsuz ve İnançsız Bırakmak istiyor.
Emperyalizme
Bu Zaferi Tattırmayacağız!
ZAFER
DİRENEN VE SAVAŞAN DÜNYA HALKLARININ OLACAKTIR!
ÇÜNKÜ
BİZ VARIZ!
Türkiye
ve Dünya Halkları!
Emperyalizmle ve Faşizmle Barışı, Silah
Bırakmayı, REDDEDİYORUZ.
Çünkü Barış ve Silah Bırakmak, TESLİM
OLMAKTIR.
Halkımıza
ve Dünya Halklarına İlan Ederiz Ki;
“Barış süreci” adı altında sürdürülen tüm
politikalar, ALDATMA ve TESLİMİYETTİR.
Sömürücülerle, zalimlerle barışmayı ve
silahsızlanmayı reddedelim!
Halkımız!
20. ve 21. Yüzyılın tüm “barış”ları
kanıtlamıştır ki:
GERİLLA
SAVAŞI,SİLAHLI MÜCADELE AKAN KANIN
SEBEBİ DEĞİL, SONUCUDUR!
Gerillanın silah bıraktığı hiçbir yerde,
akan kan DURMAMIŞTIR!
SONUCU ORTADAN KALDIRMAKLA SEBEP ORTADAN
KALKMAZ!
Yol
Bellidir:
Halkların kanının dökülmesini durdurmanın,
anaların gözyaşını dindirmenin tek yolu vardır:
DEVRİMLE ZULMÜN İKTİDARINI YIKMAK VE HALKIN
İKTİDARINI KURMAK!
Tek
Yol Devrimdir, Devrimin Yolu, Partimizin Yoludur
Türkiye halklarının kurtuluş yolu,
Parti-Cephe tarafından çizilmiş, bu yol Mahirlerin kanıyla aydınlatılmıştır.
Türkiye halklarını bu yolda Partimizin önderliğinde birleşmeye ve savaşmaya
çağırıyoruz.
1972:
Kızıldere'deydik. "Buraya Dönmeye
Değil Ölmeye Geldik" dedik... Öldük. Devrimin manifestosunu yazdık.
1978:
İnkarcılığa, tasfiyeciliğe bayrak açıp,
"Yolumuz Çayanların Yoludur" dedik, savaştık.
1984:
"Teslim olmayacağız" dedik, öldük, karanıkları yaran şimşek
olduk.
1992:
"Bayrağımız Ülkenin Dört Bir Tarafında Dalgalanacak" dedik...
Dalgalandırdık.
1994:
Artık vaktidir dedik. Türkiye halklarının kurtuluş yoluna önderlik edecek bir
Partisi ve Cephesi vardı artık.
1990-2000:
"Siz Bizim Teslim Olduğumuzu Nerede
Gördünüz" dedik kuşatılan her üssümüzde. Gülerek kucakladık ölümü. Tarihe
gelenekler, destanlar armağan ettik.
2000-2007:
"Ya düşünce değişikliği ya ölüm" dediğinden emperyalizm; aynı
Kızıldere'deki gibi, öldük, yenilmedik. 122 kez öldük, devrimi, sosyalizmi,
Marksizm-Leninizmi yaşatmanın onurunu taşıdık.
2017:
Silah bırakmaların, teslimiyet ve tasfiyenin kol gezdiği bir dünyada,
"Silahsız Üç Gerilla Ne Yapabilir?" diye sorduk, yangınlara dalıp
silahlarımızı kuşandık. Sıktığımız her kurşun, emperyalizmi, teslimiyeti ve
tasfiyeciliği vurdu.
2018:
Bizi kemiklerimize kadar yok etmek isteyen düşmanın politikalarının karşısında
Bilgehanların Leylaların kurşunları ve roketleriyle tarihe yeniden yazdık: "Kurtuluşa kadar savaş!"
1-
EMPERYALİZM BEYİNLERİMİZİ TESLİM ALMAK İSTİYOR
1900'lü yıllar, dünyanın ekonomik, siyasi,
sosyal, kültürel, askeri, ideolojik, bilimsel en büyük değişimleri geçirdiği
bir yüzyıldır. Bu yüzyıl boyunca, dünyaya dinamizm kazandıran, ekonomik,
siyasi, sosyal, bilimsel gelişmelerin önünü açan sosyalist sistemin ve ulusal
ve sosyal kurtuluş hareketlerinin varlığıdır.
Sosyalizmin ve ulusal sosyal kurtuluş
hareketlerinin olmadığı bir dünya, sönmüş bir yıldız gibidir. Dünyanın gerçek
kıyameti işte budur.
Emperyalizm, 1990'ler ve 2000'ler boyunca,
sosyalist ülkeleri komplolarla, karşı-devrimlerle yıkıp, ulusal ve sosyal
kurtuluş hareketlerinin önemli bir bölümü teslim alarak, siyasi ve askeri bir
üstünlük sağladı. Ancak bu emperyalizme yetmezdi. Emperyalizm bu yıllar boyunca
temel politikasını, beyinleri teslim almaya göre şekillendirdi.
Emperyalizmin beyinleri teslim alma
politikası doğru değerlendirilemezse, pratikteki hiçbir gelişme doğru
değerlendirilemez. Ne emperyalist işgallerin amacı, sadece petroldür, ne 19
Aralık katliamının sebebi, bir hapishane modelini kabul ettirmekten
ibarettir.
Emperyalizmin son 30 yıllık politikalarının
temel amacı, beyinleri teslim almak, halklarda emperyalizme direnilemez,
mücadele edilemez, devrim yapılamaz düşüncesini
yaratmaktır.
19 Aralık katliamının amacı budur,
Irak'a karşı uygulanan ve 500 bin çocuğun
ölümüne yol açan ambargonun amacı budur.
Irak'ın işgalinin amacı budur.
Balkanların paramparça edilmesinin amacı
budur.
Libya'nın Nato tarafından taş üstünde taş
kalmayacak şekilde bombalanmasının amacı budur.
Saddam'ın asılmasının, Kaddafi'nin linç
edilmesinin amacı budur.
"Terör listeleri"nin amacı budur.
Emperyalizm, tüm bu politikalarıyla,
emperyalizme karşı DİRENİLEMEYECEĞİ,
günümüz dünyasında EMPERYALİZMİN
DAYATMALARINA karşı çıkılamayacağı,
karşı çıkanların bunun bedelini pahalıya
ödeyeceğini... beyinlere yerleştirerek,
emperyalizme karşı olan tüm güçleri, tüm
ülkeleri, örgütleri ve kişileri teslim almak istemiştir.
Emperyalizm
bu politikasıyla, birçok ülkeyi ve örgütü teslim almıştır.
PKK'ye, Cemil Bayıklar'a “Biz ABD’nin
Kürdistan’da, bölgede kendisine göre istikrar yaratmasına bir şey demiyoruz.
Kendi çıkarlarına göre düzenleme yapabilir.” (Özgür Politika, 20 Haziran
1999) dedirten budur.
Bir çok gerilla örgütünün liderlerine beyaz
gömlek giydirip, katilleriyle el sıkıştıran budur.
Fakat
emperyalizmin bu politikası, kesin bir başarıya ulaşamamıştır.
Çünkü bir tek gücün bile, bir tek siyasi
hareketin bile, bu dayatmayı kabul etmediği bir dünyada, emperyalizm nihai zafer elde etmiş olmaz.
İşte tam bu noktada, tüm dünya halkları
önünde başımız dik, alnımız açık şunu söylüyoruz: BİZ VARIZ!
2-
BİZ VARIZ!
Emperyalizmin, askeri, politik, psikolojik,
ideolojik tüm saldırıları altında, tek başımıza kalma pahasına, yüzlercemizin
ölmesi pahasına, Marksizm-Leninizmden sapmadık, devrim iddiamızdan, sosyalizme
inancımızdan vazgeçmedik.
Bugünün dünyasında tek başına kalmayı göze
almadan halkları ihtilale katmak, sosyalizme ulaşmak mümkün değildir.
Bugünün dünyasında fiziki imhayı göze
almadan Marksizmi-Leninizmi savunmak, bağımsız bir vatan yaratmak, devrimci
halk iktidarını kurmak mümkün değildir.
Bu iradeye, bu ideolojik netliğe sahibiz.
İşte bu güç ve güvenle diyoruz ki:
Emperyalizmin gerçekte hiçbir yeniliği
olmayan "yeni dünya düzeni" karşısında BİZ VARIZ.
Üç tekelcinin gelirinin tüm Afrika
kıtasının gelirinden daha fazla olduğu bu adaletsizlik karşısında BİZ VARIZ.
Dünya halklarını açlıkla, işsizlikle,
uyuşturucu, fuhuş ve kumarla teslim almam isteyen politikaların karşısında BİZ VARIZ.
Irak'ta, Afganistan'da, Libya'da,
Suriye'de, milyonlarca insanı katleden ve hiçbir haklı ve meşru gerekçesi
olmayan EMPERYALİST İŞGALLERİN karşısında BİZ
VARIZ.
Halkları düzen içine hapsetmenin aracı olan
parlamentoculuğun, halklara ihanet demek olan ABD işbirlikçiliğinin, AB
işbirlikçiliğinin karşısında BİZ VARIZ.
“Devrimler çağı bitti, sosyalizm öldü!”
diyenlerin karşısında, Marksizm-Leninizmin bayrağıyla BİZ VARIZ.
Kimisi, dünya halklarını
"demokrasicilik oyunuyla" aldatmak, kimi dünya halklarına gözdağı
vermek amaçlı, tüm uluslararası emperyalist kuruluşların, NATO'nun, BİRLEŞMİŞ
MİLLETLER'in, AVRUPA BİRLİĞİ'nin karşısında BİZ VARIZ.
Halkların tek kurtuluş yolunun iktidarı
hedefleyen bir silahlı mücadeleden geçtiğini cüretle, kararlılıkla söylemeye devam
eden BİZ VARIZ.
Devrimci
Halk Kurtuluş Partisi ve Cephesi olarak, 24 yıldır, emperyalizme, oligarşiye
karşı savaşıyoruz.
Emperyalizmin ve düzeniçileşen tüm sol
güçlerin halkları aldatmasının bir aracı haline gelen “barış” politikalarının
içyüzünü açığa çıkarmak, ideolojik mücadele açısından zorunludur. Halklar ve
dünyanın tüm ulusal ve sosyal kurtuluş savaşçıları, beyinlerini bu aldatmacadan
kurtarmalıdırlar
Partimizin kuruluş yıldönümü açıklamamızı,
işte bu nedenle bu konuya ayırdık.
3-
BARIŞ TALEBİ, HALKLAR AÇISINDAN MEŞRU, SİYASİ HAREKETLER AÇISINDAN
TESLİMİYETÇİLİKTİR.
BİR:
Barış talebi, halklar açısından meşrudur. Halkın
barış talebinin haklılığı ve meşruluğu, binyılların acılarından ve gözyaşından
gelir.
Devrimci siyasi önderliğin görevi, halkın
talebini küçümsemek veya yadsımak değil, akan kana ve gözyaşına son vermenin
yolunu göstermektir. Bu nedenle, Kürt halkının, Latin halklarının ve
yeryüzündeki tüm halkların acılarına son verilmesini istemesi, tarihsel
sınıfsal bir taleptir.
Savaşta hiçbir fedakarlıkta bulunmayıp
barışın bayraktarlığını yapan küçük burjuvaziyle halkın talebini farklılaştıran
budur. Halklar, barışı isterken de, ulusal kurtuluşları için, sınıfsal
kurtuluşları için onbinler, yüzbinler, milyonlar halinde ölmeyi bilmişlerdir.
Anadolu Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu
halkları, 1. Emperyalist paylaşım savaşında Sovyet halkları, bir yandan barış talep ederken, bir yandan da
savaşmış, ölmüşlerdir.
Günümüz dünyasında, halklar için özgürlük,
bağımsızlık, adalet, eşitlik, refah getirecek hiçbir şey yoktur. Devrimciler,
vatanseverler, halkımıza bunu göstermekle yükümlüdürler.
İKİ:
Emperyalizmin tüm dünyada mutlak egemenliği için
işgallere başvurduğu, tek tek her ülkede direnenlere, savaşanlara karşı
katliamlar gerçekleştirdiği, terör listeleriyle insan avını yasallaştırdığı,
ekonomik adaletsizliğin tüm insanlık tarihinde görülmemiş boyutlara ulaştığı
bir dönemde, herhangi bir siyasi hareketin "barış"ı savunması,
emperyalizmin bu dayatmasına boyun eğmek ve halkların haklılık ve meşruluğunun
inkarıdır.
4-
HALKLARI SÖMÜRENLER, KANI DURDURAMAZ!
"Kan dursun, anaların gözyaşı
dinsin" talebi, soyut bir taleptir. Öncelikle şu iki sorunun sorulması
gerekir:
- Kanı akıtan kim?
- Anaları ağlatan kim?
Halkların kanı, binyıllardır akıyor.
Halkların kanının dökülmesinin sebebi, sömürücü sınıfların baskı ve zulmüdür.
Kan dökmeden sömüremezler ve kan dökmeden
yönetemezler.
Avrupa emperyalist ülkelerine bakıp, “bakın
onlar da sömürüyor, ama kendi halklarını katletmiyorlar” itirazı, emperyalizm
gerçeğini yadsımaktır. Onlar da kan döküyor. Hem de herhangi bir yeni-sömürge
ülkenin döktüğünün ve dökebileceğinin onlarca, yüzlerce katını döküyorlar.
Kendi topraklarında değil, sömürge ülkelerin topraklarında döküyorlar. Ama
örnekleriyle biliyoruz ki, emperyalizm sömürüsünü sürdürmek açısından gerekli
gördüğünde, kendi halkını da katletmekte bir an bile tereddüt etmez.
O halde “kan dursun” talebi, sınıf
mücadelesinin reddedilmesidir. Halklarının kanının dökülmesini durdurmanın tek
yolu, KAN DÖKENLERİ İKTİDARDAN ALAŞAĞI ETMEKTİR. Bu, devrimdir.
5-
HER BARIŞ ANLAŞMASI, İRADEYİ DÜŞMANA TESLİM ETMEKTİR
Savaş iradeler çarpışmasıdır. Uzlaşma,
teslimiyet, tasfiye çizgisine girenler, iradelerini
düşmana teslim etmiş olurlar. İradesizleşmek siyasal ölümdür.
İradesi Marksizm-Leninizm olanların tercihi
savaşmaktır.
Silahlarımız,
irademizi temsil eder.
Silahlarımız,
irademizi korur ve güçlendirir.
Halkın devrimci iktidarı için savaşan
gerilla ordusu, halkın silahlı iradesidir.
Gerilla halkın emperyalizme ve faşizme
karşı savaşıdır. Gerillasız savaş olmaz. Silahsız gerilla olmaz.
Gerilla, halkın tarihinin savunulması, halkın
geleceğinin inşasıdır. Gerilladan da,
silahlarımızdan da vazgeçmeyeceğiz. Silah bir demir yığını değildir.
Silah,
beynin düşmanı imha eden gözüdür, yüreğin düşmana aman vermeyen kararlılığıdır.
Hayatın ve doğanın sunduğu ve halkın ulaşabildiği her şey silahtır. Bu silah en
büyük, en devasa silahları çaresiz bırakabilir. Bizim tarihten öğrendiğimiz budur.
Bizim anti-emperyalist, anti-faşist bilincimiz budur.
Gerillanın tek yanlı silahsızlanmasının,
tek yanlı ateş kesmesinin tarihsel, siyasal, askeri anlamı ise BİR TARAFIN DİĞER TARAFA TESLİM OLMASIDIR.
SAVAŞINDAN VAZGEÇMESİDİR.
Hiçbir barış, uzlaşma sürecinde gerçek
anlamda "taraflar" ve "masa" yoktur. “Masa” göstermeliktir. Bir taraf diğer tarafa
iradesini kabul ettirmiştir. Bütün süreç artık iradesini karşı tarafa kabul
ettiren tarafın belirleyiciliğinde gelişir.
İradesizliğin
belgesi; 57'de 56: FARC ile Kolombiya hükümeti arasında
yapılan anlaşmanın akıbeti, bu gerçeğin çok açık ve net bir kanıtıdır.
Kolombiya Hükümeti ile FARC,
"masada" 57 maddelik bir plan hazırlayıp anlaştılar. İki taraf da
anlaşmayı imzaladı.
Fakat Kolombiya hükümeti, referandumda
anlaşmanın reddedildiği gerekçesiyle, 57 maddelik anlaşmanın 56 maddesini (yani
bir madde hariç hepsini) değiştirdi ve FARC'ın önüne koydu.
Silah bırakan, karşı tarafın iradesini
kabul eden FARC'ın artık yapacak hiçbir şeyi yoktur.
İtirazsız, Kolombiya oligarşisinin
hazırladığı planı kabul etti. Bunun adına "anlaşma" denilebilir mi
şimdi?
Hiçbir "barış" sürecinde anlaşma
yoktur. Tek gerçek teslimiyettir. Teslimiyeti halklara kabul ettirebilmek için
adına "anlaşma", "masa", "müzakere" denilen bir tiyatro
oynanmaktadır.
Kolombiya devleti, "barış
müzakereleri" sırasında da FARC üye ve taraftarlarına yönelik 500’e yakın
infaz gerçekleştirmesine rağmen, FARC, "müzakerelerden" vazgeçecek
iradeyi gösterememişti. Çünkü belirttiğimiz gibi, o masaya oturmak zaten
İRADESİZLEŞMEDİR.
İradesiziliğin
El Salvador örneği: El Salvador'daki Halk Kurtuluş Savaşı,
Ocak 1992’de BM’nin gözlemciliğinde, El Salvador hükümeti ile FMLN arasında
Mexico City’de imzalanan “barış anlaşması”yla sona erdi. El Salvador'da iç savaşta
75 bin ölü vardı.
"Anlaşma"nın en önemli
maddelerinden üçü şuydu:
- Ulusal Polis, Milli Muhafızlar ve Hazine
Polisi’nin tasfiye edilmesi
– Ordunun sivil otoriteye ve yasalara tabi
olacak şekilde yeniden düzenlenmesi
- suçluların tespitini ve yargı önüne
çıkartılmalarını sağlamakla yükümlü Hakikât Komisyonu’nun kurulması.
İlk iki madde, gerçekleşmedi. Fakat,
Hakikat Komisyonu kuruldu. Komisyon, 15 Mart 1993 günü raporunu yayınladı. 22
bin kişinin katledilmesi, kaybedilmesi ve işkence yapılması belgelendi,
suçlular, isim isim tesbit edildi.
Peki
sonra ne oldu?
15 Mart 1993'de rapor açıklanmıştı.
20 Mart 1993’te, yani raporun
açıklanmasından sadece 5 gün sonra,
hükümet, tüm katliamcılara, işkencecilere, kaybedenlere "koşulsuz genel
af” çıkardı. Hükümet, "ne barışı?!" diyordu.
Ve silahsızlanan, dişleri, tırnakları
sökülmüş, iradesizleştirilmiş FMLN, bu gelişme karşısında kılını bile
kıpırdatamadı.
"Barış"tan sonraki iki yıl
içinde, FMLN'nin 36 üyesi kontrgerilla tarafından katledildi. FMLN'nin
misilleme yapacak, hesap soracak silahı yoktu. Beyninde hesap sorma düşüncesi
yoktu. Her katliamdan sonra "kınama"
yayınladılar.
6-
GERİLLA SAVAŞI, AKAN KANIN SEBEBİ DEĞİL SONUCUDUR. SİLAH BIRAKILSA DA HALKIN
KANI AKMAYA DEVAM EDER.
Gerilla savaşını durdurmak (ateşkes veya
barış), ne sonucu ne de nedeni ortadan kaldırır. SEBEP YERİNDE DURDUĞU gibi,
kan akması da farklı biçimlerde sürer. Gerilla savaşının bir “barış”la, yani
teslimiyetle bittiği her ülkede bu böyle olmuştur.
-
El Salvador'da "barış döneminde" öldürülenlerin
sayısı, birkaç sene içinde iç savaşın en şiddetli şekilde sürdüğü 1981-84
yılları arasında öldürülen insan sayısını geride bıraktı. Bir El Salvadorlu
şöyle anlatıyor: “durum eskisinden de kötü… Eskiden politikaya bulaşmazsanız
öldürülmezdiniz, şimdi evinizde bile öldürülebilirsiniz.” Araştırma, cinayetlerin
çoğunun sokakta ve evde gerçekleştiğini, öldürülenlerin de dünyadaki en genç
cinayet kurbanları olduğunu söylüyordu. (Orta Amerika Üniversitesi, 1997 El
Salvador Raporu)
2016'da El Salvador'da günde 15 kişi
cinayetler sonucunda ölmeye devam ediyor.
-
Güney Afrika, "Barış"la kanın durmayacağına
ilişkin en önemli örneklerden biridir.
Güney Afrika tarihinin "en kanlı"
dönemlerinden biri, Afrika Ulusal Kongresi (ANC) lideri Nelson Mandela’nın
hapisten çıktıktan sonra “barış sürecini” başlattığı 1991 yılı ile ANC’nin
seçimleri kazandığı 1994 yılları arasıdır.
Bu dönemde ANC’nin onlarca önder kadrosu
sokak ortasında katledildi, faşist devlet terörü bu üç yılda tam 20 bin kişiyi
katletti. ANC, buna karşı “savaşa devam” diyemedi.
"Barış"la ANC'nin iktidar
olmasından sonrası da çarpıcıdır: ANC döneminde cinayetlerin sayısı, önceki
dönemleri de geride bıraktı.
Yalnızca 1995 yılında 220 bin 990 adli
saldırı oldu, 26 bin 637 kişi öldürüldü. Bu rakam, 1984-1994 arasındaki on
yılda gerçekleşen "siyasi ölümler"den daha fazladır. Ve aynı yıl,
barışın hüküm sürdüğü 1995'de, 47 bin 506 tecavüz ve 120 bin 952 hırsızlık
oldu. Yani, 1995 yılında, barış koşullarında her gün 52 kişi öldürüldü, 30
dakikada bir tecavüz gerçekleşti Güney Afrika'da.
İşte barış!
Bu ölümlerin sebebi, mafyalaşma, çeteleşme,
devletin bu çeteleşmenin içinde yer alması, yoksullaşma, yozlaşmadır.
Bir halkın silahlı kurtuluş mücadelesi, bu
tür suçlar karşısında bir barikattır aynı zamanda.
Barış sürecindeki tüm rakamlar bu gerçeği
gösteriyor.
Güney Afrika'ya dair son bir rakam daha:
“Barıştan” sonra ülkedeki ortalama insan ömrü 12 yıl kısaldı.” (Mandela’nın
Afrika’sı: Yoksulluk, açlık ve katliam)
-
"Barış" yapılan bir başka ülkeye, Kuzey İrlanda,
Kuzey İrlanda’da iç savaş sırasında toplam
3 bin 600 kişi katledildi. 1998'de İRA silahlı mücadeleye son verdi.
1998 yılından 2014 yılına kadar gerçekleşen
intiharlarda ise toplam 3 bin 859 kişi yaşamını yitirdi. "Barış
süreci"yle birlikte ülkedeki intihar oranı ikiye katlanmıştı.
Tesadüf mü? Elbette hayır.
Umutsuzluğun, idealsizleşmenin,
yoksulluğun, çaresizliğin bunalımıdır bu.
-
Guatemala örneği; Barıştan sonrasına dair anlatılan şudur: "Savaş sırasında evet ölümler oluyordu
şimdi daha fazla... Bu şiddet daha önce olmayan bir şiddet. bütün ülkede çok
fazla.. Bir kişiyi 30-40 quetzal'a ortadan kaldırabilirsin... Hükümet mafya ile
iç içe... Ülkenin büyük bir parçası devlet ile uyuşturucu ticaretinde... bütün
bu şiddet nedeni olan uyuşturucu ticareti..." (Gerillanın Barışı, 117-118)
Mafyacılar, faşist çeteler cirit atıyor,
yoksulluk diz boyu ve ölen halk; ve bunun karşısında hiçbir güç yok.
-
Kolombiya örneğinde de rakamlar şunu söylüyor:
FARC'ın silah bıraktığı yıl, daha aradan
bir kaç ay geçmeden, uyuşturucu çeteleri ve başka mafyacı, karşı-devrimci
gruplar, halk üzerinde terör estirmeye başladı. Ülkedeki gasp vakaları
2007-2015 yılları arasında beş kat çoğaldı. Demokratik mücadelede öne
çıkanlara, insan hakları kuruluşlarının yöneticilerine, köylü önderlerine
yönelik infazlar 2014-2015 yılları arasında % 13 arttı.
"Bacrim" adı verilen çeteler,
gerillanın hakim olduğu bölgeleri ele geçirmek için halka saldırıyor.
Cinayet oranı en yüksek 10 ülke
sıralamasında, "barış anlaşmaları" ile gerilla savaşına son verilen
ülkeler baş sıralarda bulunuyor:
- El Salvador, her yüz ölümden 41.2'si
cinayet sonucu ölüm.
- Guatemala, % 39.9
- Güney Afrika, % 31
(21 Mayıs 2017, basın)
Görüldüğü
gibi, silahlar susunca, yani gerilla savaşına
son verince, kan durmuyor. Halka karşı savaş çeşitli biçimlerde sürüyor. Sürmeyen,
halkın kurtuluş savaşıdır.
"Barış anlaşmaları"na dair, başka
örnekler de verilebilir. Örneğin, birçok "barış anlaşması"nda, toprak
reformu yapılması yazılıdır. Ama bugüne kadar bir metre toprak dağıtıldığı
görülmemiştir.
Hukuk reformları, anayasal değişiklikler
yazılmıştır "barış anlaşmaları"na. Hiçbiri gerçekleşmemiştir.
Çünkü gerçekleşmesi için koşullar yoktur.
Bir taraf teslim olmuştur. Diğeri, sınıflar
mücadelesindeki rakibini teslim almıştır.
Teslim alanın, artık hiçbir iradesi kalmamış
bir tarafın taleplerini kabul etmesi için bir neden yoktur.
O yüzden, 1980'lerden bu yana, dünya
çapında yaşanmış tüm "barış anlaşmaları"nı gözönünde bulundurarak
diyebiliriz ki, "barış anlaşması" diye bir şey yoktur. Anlaşma
dedikleri, sadece TESLİMİYETİ KABUL
EDİLİR HALE GETİRMEK İÇİN ve HALKLARI BU POLİTİKA DOĞRULTUSUNDA ALDATMAK İÇİN
kullanılan bir araçtır.
ANLAŞMA,
İMZALANDIĞI AN BİTER!
Çünkü artık beyaz bayrak kaldırılmıştır ve yenenler,
yenilenlerin üzerinde tepineceklerdir.
Barış anlaşması, işte bu yüzden, bir
gerilla hareketi için, emperyalizmi ve faşizme karşı savaşta onbinlerce şehit
veren halklar için, bir yenilgidir, aşağılanmadır, ezilmedir, çaresizleşmektir.
7-
GERİLLA SAVAŞI, GELECEK İÇİN KURTULUŞ UMUDU, YAŞANILAN DÖNEM İÇİN, FAŞİZME,
YOZLAŞMAYA KARŞI BARİKATTIR.
Guatemala’da eski bir gerilla, barış
öncesiyle barış sonrasının farkını soran gazeteciye şu cevabı veriyor:
"o zaman umudumuz vardı, çünkü elimizde
silahımız vardı... şimdi hiçbir şeyimiz yok."
“Barış” sonrasının özeti budur: halkların
umutsuzlaşması.
Halkları umutsuzlaştırmak, ideolojik bir
saldırıdır.
Gerillanın silah bırakmasının üç önemli
sonucu vardır:
1-
gerillanın teslim olup silahsızlandığı her yerde, gerillanın boşluğunu
mafyalar, çeteler doldurmaktadır.
2-
Gerilla savaşının bittiği yerde, dincilik, kadercilik, milliyetçilik, düzen
için güçlere yönelim güçlenmektedir.
3-
Gerilla savaşının bittiği yerde, yozlaşma bataklığı hızla büyümektedir.
Bunlar kaçınılmaz sonuçlardır.
Hep duyarız;
"en zor savaş,
barıştır", "barışmak savaşmaktan zordur", "inadına
barış", "silahları susturmak büyük bir irade gerektirir"...
Her kelimesi kopkoyu bir demagojidir. Yalandır. Aldatmadır.
Burada egemen sınıflara karşı bir inat da
yoktur. Tersine, egemen sınıfların insafına sığınma vardır.
Hiçbir barış anlaşmasında silahlar
SUSMAMIŞTIR. Susan, sadece halkın silahlarıdır. Faşist yönetimlerin silahları
konuşmaya devam ediyor ve barış anlaşmasını imzalayan tüm reformist oportünist
teslimiyetçiler de bu gerçeği biliyor ve kabul ediyor.
Bu yılki Newroz'da, 8 Mart Dünya Emekçi
Kadınlar Günü'nde tüm oportünist ve reformist kesim, hep birlikte
"barış" sloganları attılar yine. Barış istediler. Sınıflar mücadesinin,
AKP faşizminin saldırıları altında, bu nakaratı tekrarlayıp durmanın hiçbir
anlamı, siyasi işlevi yoktur. Barış sloganı, bugün artık, politikasızlığın
sloganıdır.
- Emperyalizm karşısında, faşizm karşısında
bir politikası olmayanlar,
- Kürt milliyetçiliğinin işbirlikçiliği
karşısında bir politikası olmayanlar,
"barış" demeye devam ediyorlar.
Ateşkeslerden, sınır dışına çekilmelerden,
ABD işbirlikçiliğinden doğan boşluk ortamında gelişen yozlaşma ise, Kürt
milliyetçi hareketinin hiçbir şekilde gündeminde değildir.
Mafyacılara ve çeteleşmeye karşı, dinciliğe
ve milliyetçiliğe karşı, yozlaşmaya karşı sadece Cephe vardır. Çünkü savaşan ve
savaşma kararlılığını sürdüren sadece Cephedir.
8-
“BARIŞ” POLİTİKALARI, ŞEHİTLERE İHANETTİR
ŞEHİTLERİMİZE
DEVRİM SÖZÜMÜZ VAR VE O SÖZÜ TUTACAĞIZ!
Dünya halklarının emperyalizmden ve
faşizmden kurtuluş mücadelelerinin bayraktarları, şehitleridir. Ödenen her bedel, verilen her can, yola çıkarken
ortaya konulan idealler içindir. Kim ki
o ideallerden, hedeflerden vazgeçiyorsa, ŞEHİTLERİNE İHANET EDİYOR DEMEKTİR.
El Salvador'da, Guatemala'da, Meksika'da
silah bırakanlardan FARC ve PKK'ya kadar, onbinlerce şehit verip de ulusal ve
sınıfsal kurtuluş hedeflerinden VAZGEÇENLER, kesin ve açıktır ki, şehitlerine
ihanet etmişlerdir.
Onların uğrunda can verdikleri idealleri, emperyalistlerle, faşist diktatörlerle
oturdukları barış masalarında teslim etmişlerdir.
Oysa halkların özgürlük mücadelelerinin
tarihi, şehitlerimizin kanıyla yazılmıştır.
Başımızın dik olduğu her anı, onlara
borçluyuz.
Şehitlerimiz açmıştır bize bağımsızlık ve
özgürlüğün yolunu.
Ufkumuza yürümemizi onların akıttığı kana
borçluyuz.
30
Mart-17 Nisan, bizim için devrim şehitlerimizi anmanın tarihsel günleridir.
Onların varlığı, savaşın ve barışın ne
demek olduğunu bize sürekli hatırlatır.
Onları
katledenlerle barışmak, onlara ve ideallerimize,
halkımıza ihanettir.
Dört bir yanı, ihanet, teslimiyet ve
tasfiye rüzgarlarının sardığı, bir çok ülkede şehitlere ihanet edildiği bu
koşullarda;
DÜNYA
HALKLARININ BAĞIMSIZLIĞI, ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN CAN VEREN TÜM ŞEHİTLERİ
SAHİPLENDİĞİMİZİ, HEPSİNİ TARİHSEL KAVGAMIZIN ŞEHİTLERİ SAYDIĞIMIZI İLAN
EDİYORUZ.
Halklar için canını veren hiçbir şehit,
boşuna ölmemiştir. TÜM ŞEHİTLERE, hepsinin bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm
özlemlerinin, ekmek ve adalet özlemlerinin temsilcisi olma SÖZÜNÜ
VERİYORUZ.
ŞEHİTLERİMİZE DEVRİM SÖZÜMÜZ VAR.
Bu sözümüzü bugünü kadar çiğnemedik, bundan
sonra da çiğnemeyeceğiz. Sözümüzü tutacağız. Sözümüzü tutmak, kurtuluşa kadar
savaşmaktır.
İşte bu nedenle, barış, uzlaşma, silah
bırakma bizim hep uzağımızda olacak.
1971
1 Haziran Maltepe direnişinden, 50 yıllık
revizyonizmi, 51 saatlik direnişimizle kırdığımız o büyük direnişten bu yana,
şehitlerimiz uzlaşma ve tasfiyeye karşı açık tavır almamızın sebeplerindendir.
Şehitlerimiz
bizim aklımızdır, şehitlerimiz bizim yüreğimizdir, şehitlerimiz bizim
ruhumuzdur, şehitlerimiz ufkumuzdur, inancımızdır,
şehitlerimiz kinimizdir, uzlaşmazlığımızdır. Tarihin ve halkın tüm değerlerinin
toplamıdır şehitlerimiz. 48 yıllık tarihimizin yaratıcısı, sahibidir
şehitlerimiz. Yolumuzu ilk çizen de, o yolun gideceği yönü belirleyen de,
menzili gösteren de şehitlerimizdir.
Kızıldere'de şehitlerimizle çizildi
yolumuz. 1978-80, anti-faşist mücadeledeki şehitlerimizle pekişti
kararlılığımız. 1984, 1996, 2000-2007 ölüm oruçlarıyla belirlendi yönümüz. 1992'de
Çiftehavuzlar'da devrim ve sosyalizmin dalgalandırıldığı direnişle belirlendi
menzilimiz. Dersim dağlarından Toroslara, Ege’den Karadeniz’e dağları
kanlarıyla sulayan şehitlerimiz, halk kurtuluş savaşında ısrarımızın adı
oldular.
Onlar bizim için sadece “geçmiş” değildir.
Öyle olsaydı, bizim de sonumuz tüm
oportünist, reformist, milliyetçi hareketler gibi olurdu.
Hayır, şehitlerimiz bugünümüzdür. Onlar
bizim çizgimizde ideolojik bir güçtür.
Onlar bizim çizgimizde siyasi bir zaferdir.
Bizim çizgimiz Marksizm-Leninizmdir,
sosyalizmdir, proletarya diktatörlüğüdür.
9-
DEVRİMCİ HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ, 48 YILDIR, KURTULUŞ YOLUNDADIR
Bugün dost veya düşman, çok geniş bir
kesimin kabul etmek durumunda kaldığı gibi, Cephe çizgisi, işçisiyle, kamu
emekçisiyle, özgür tutsaklarıyla, gençliğiyle, yoksul gecekondulularıyla,
tutsak yakınlarıyla, mimar mühendisleri ve avukatlarıyla, sakatlarıyla,
milisleri ve savaşçılarıyla HER KOŞULDA
DİRENEN tek güçtür.
Cephe'nin memuru da direnir, mimarı da...
Cephe'nin uyuşturucu bağımlısı da direnir, avukatı da. Cephe'nin çocuğu da
direnir, 70 yaşındaki insanı da. Cephe okullarda da direnir, mahallelerde de.
Silahlı alanda da vardır, silahsız alanda da.
Türkiye devrimci mücadele tarihinin hemen
tüm destanları, Cephe’nin damgasını taşır.
Peki
neden böyle olmaktadır?
Çok sormuşuzdur bu soruyu.
Reformizmin, revizyonizmin cevaplamaktan
hep kaçtığı ve korktuğu bir sorudur.
Biz, 1970 Aralığında, Mahir Çayan ve
yoldaşlarının önderliğinde kurulan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi'nin
(THKP-C'nin) devamıyız.
Biz o günden bu yana, dünya devrimci
hareketinin en militan geleneklerini, dünya halklarının mücadele tarihindeki en
kahramanca örnekleri kendimize klavuz seçtik,
Mahir şöyle demişti daha o zaman:
“Geçmişin mirasçısı,
geçmişteki kararlı ve uzlaşmaz mücadelelerin mirasçısı olmak isteyen kimse,
bugün doğru devrimci çizgide, proletaryanın devrimci bayrağını yükseklerde
tutmak zorundadır.
...
Bugün, kim Leninizm’in yüce
bayrağını, hem teoride, hem sosyal pratikte emperyalizmin ve oportünizmin
saldırılarını göğüsleyerek yükseklerde tutuyorsa, Türkiye’deki Marksist
hareketin tarihi zincirinin … devamı olur!”
Dünya devrimci hareketinin Türkiye'deki ana
halkası, Cephe olmuştur.
Oportünizm ve reformizm, ağır baskı
koşullarıyla her karşı karşıya gelişinde, halkların direniş geleneklerine
değil, nerede "geri" bir örnek var, nerede bir "uzlaşma"
var, kendisine onları "örnek" aldı. Tarihten bu tür örneklerle
uzlaşmasının, teslimiyetinin teorisini yapmaya kalktı. Lenin'in
1. emperyalist paylaşım savaşı sırasındaki
Brest-Litovsk anlaşmasını, sosyalist inşadan bir geri adım olan "Yeni
Ekonomi Politika"sını, Stalin'in Nazi Almanyasıyla anlaşmasını örnek
verdi.
Oysa bu örnekler, onların uzlaşmacılığını,
teslimiyetçiliğini açıklayacak örnekler de değildir. Çünkü bu örneklerin
hiçbirinde teslimiyet yoktur.
Burada aslolan tarihe nasıl baktıklarıdır. Tarihe, kendi uzlaşmacılıklarına,
teslimiyetlerine “gerekçe” bulmak için bakıyorlar.
Biz ise, her direnişimizde, halkların tarihine, direnişimizi
güçlendirecek ne bulabiliriz diye baktık. Destanlar bulduk o tarihte ve
alıp bugüne taşıdık. Taşırken yeniden yazdık destanları ve her seferinde biraz
daha, biraz daha büyüttük.
İdeolojik olarak hep nettik. İdeoloji, sınıf mücadelesinde aynı zamanda
bir karargah işlevi taşır. Bizim karargahımız, hiçbir saldırıdan,
kuşatmadan etkilenmedi.
Bu nedenle, faşist cuntalarda,
sıkıyönetimlerde, OHAL’lerde, Hapishanelerde, direnen yalnız biz varız.
10-
HALKIN DEVRİMCİ İKTİDARI,
HALKLARIN
KANINI, GÖZYAŞINI DİNDİRECEK TEK YOLDUR.
PARTİMİZİN
YOLU KURTULUŞUN TEK YOLUDUR
1970’lerden Mahir sesleniyor yine:
“Oligarşinin terörü,
şiddeti ne kadar artarsa artsın, Partimiz
gerilla savaşına devam
edecektir. Partimizin yolu, ihtilâlin yoludur. İhtilâlin yolu, Partimizin
yoludur.”
Barış politikası,
- emperyalizme ve faşizme karşı savaşma
cüret ve iradesini kaybedenlerin,
- iktidar hedefine sahip olmayan veya
iktidar hedefinden zaman içinde kopanların
- devrimci halk iktidarına ve sosyalizme
inançsızlaşanların
başvurduğu bir politikadır.
Bu politika halkların hiçbir sorununu
çözmez.
Bu politika halkları, bağımsızlığa,
demokrasiye ve sosyalizme asla götürmez.
Emperyalizm değişmemiştir. Faşizm
değişmemiştir. Emperyalizme ve faşizme karşı, halkların kurtuluşunun tek yolu,
halk savaşıdır.
Savaş zorludur.
Büyük bedellerle kazanılacaktır.
Fakat bu savaş verilmezse, halklar, açlık,
yoksulluk, işsizlik içinde debelenecek, yozlaşma bataklığında boğulacak,
sefalete ve bunalımlara sürüklenecektir.
Bunu önlemenin yolu, kurtuluş için
savaşmaktır.
Kurtuluş ne demektir?
Halkımızın özgür, vatanımızın bağımsız
olmasıdır.
Bunun için de faşist iktidarın yıkılması ve
emperyalizmin kovulmasıdır.
Bu ise, silahlı mücadele verilmeden,
halkların silahlı ordusu olmadan mümkün değildir.
Türkiye
ve Dünya Halkları!
Emperyalizme ve faşizme karşı silahlanalım.
Kurtuluşun yolunda ilerleyelim.
Silahlı mücadele zorunludur. Kurtuluşun tek
yoludur.
Yoldaşlar,
Devrimin yükünü omuzladık. Emperyalizmin ve
AKP faşizminin kuşatması altında yükümüz daha da ağırdır. İdeolojimiz ne kadar
güçlüyüz, omuzlarımız da o kadar güçlüdür.
Dünya ve ülkemiz tablosu ortadadır. Dünya
halklarının ve halklarımızın umudu biziz.
Tüm yoldaşlarımızın emeği, cüreti,
iradesiyle umudu büyüteceğiz. Tarihsel görevimiz budur.
Partimiz,
Halkların tek kurtuluş yolunun savunucusu
olmaya
Devrim ve sosyalizmi savunmaya
Bağımsızlık demokrasi ve sosyalizmi
savunmaya,
Emperyalizmle uzlaşmayı ve teslimiyeti
reddetmeye
Devam edecektir.
KAHROLSUN
UZLAŞMA, TESLİMİYET, TASFİYE POLİTİKALARI
KURTULUŞA
KADAR SAVAŞ
KIZILDERE
İHTİLALİN YOLUDUR, DÖNÜLMEZ!
TESLİM
OLMAYANLAR YENİLMEZ!
TEK
YOL DEVRİM TEK ÇÖZÜM SOSYALİZM
DEVRİMCİ
HALK KURTULUŞ PARTİSİ
